12/9/2009 ·

"Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş. "
(Kaygusuz)

Bu mısraların sahibi olan "Kaygusuz", 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan sonra bir Asır dünyadan Geçip gitmiş, Bayramı meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Öteden beri halk arasında söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve "Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb'in bilmek imiş / Rabb'ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş" diye başlayan ilahisinden aldık.
Allah'a Kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur'an-ı Kerim'inde, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Buyuruyor Cenab-ı Rabb'ül-Alemin. Ibadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki "ibadet etsinler" ibaresini, "tanısınlar, bilsinler" şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz'un "kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb'ini bilmesidir" demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde Bulunduğumuz şuuru içinde tam Kulluk. Nefsin, Şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ'dan gafil olmamakla, O'nun her yerde hazır ve Nazir olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, "Allah'ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz." Diyorlar.
Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk'ın lutfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin Isiginda insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin varisi alimleri, Allah'ın dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur'an'da "evliyaullah", yani "Allah'ın velileri, O'nun dostu, O'na en yakın ve sadık Kullar" olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, "Onları GÖRENLER Aziz ve Celil olan Allah'ı hatırlarlar" hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah'ın evliyasını bulmakla Allah'ın Tealâ'yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bari, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle TAHAKKUK edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez Gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; ", bulmak değildir" diyor bilmek. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş Olmanız, velayetin alametlerini Bilmeniz, bir Mürşide bağlanmanın gerekliliğini İkrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor. Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle Ağız tatlanmıyor çünkü. "Bulmak da bilmek değildir Fakat öte yandan". "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan güzel bir kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.
Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti "gönül vermek" tir. Gönül vermek; Aşkla sevmek, Hesapsız Bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, Aşkla sevmek hal iledir, lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk meşk de varsa, yani Karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah, dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle Uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah'ı bilmeye imkan tanıyan "gönül verme" ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi () neticesi (sevdiğine benzemek ile) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir sevmek.
Allah Teâlâ kuru bilgi ile değil "marifet" ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi .. Hak'tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah'ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet Kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilahi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, Masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah'ın evidir, insan Allah'ı orada bulur ama "Padişah konmaz soroyo, hane mamur olmadan" denilmiştir.
Işte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah Dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle Beytullah olur.
"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır





