<BALLAR BALINI BULDUM-1>



Son Yazılarım

Kategorilerim


TRANSLATE-GOOGLE-ÇEVİRİ












Kuran-ı Kerim
KÜTÜPHANEM
» Duanın kabul olması için-Ana Sayfa
» KUR'AN İKLİMİ
» 40 Hadis-i Şerifler
» Vaazlar
» Sorularla Dinimizi Öğren
» islamda Cinsel Hayat
» Adet, Lohusalık, Regl
» Dua nedir? Çeşitli Dualar
» Din Nedir?
» İman Nedir Nasıl edilir
» Adab-ı Muaşeret
» Dini Şiirler
» Peygamberimizin Hayatı
» Mezhebler
ADAB-I MUAŞERET
» Selamlasma Adabi
»
Saygı Adabı
»
Kardeşlik Adabı
»
Komşu Adabı
»
İzin İsteme Adabı
»
Yemek Adabı
»
Elbise Adabı
»
Doğruluk Adabı
»
Sır Tutma Ahlakı
NAMAZLAR(Resimli)
» Namazın Kılınışı Resimli
» Namaz Kılma Tablosu
» SABAH NAMAZI
» ÖĞLE NAMAZI
» İKİNDİ NAMAZI
» AKŞAM NAMAZI
» YATSI NAMAZI
» Cuma Namazının Kılınışı
» Bayram Namazı
» Cenaze Namazı
» Kaza Teravih Yolcu Namazları
» Sehiv Secdesi (Unutma Secdesi)
» NAMAZDA OKUNAN DUALAR (Sesli)
ABDEST(RESİMLİ)
» Abdestle ilgili Bilgiler
»
Abdest Alınışı Resimli
»
Abdesti Bozan ve Bozmayan Durumlar
»
Gusülle ilgili Bilgiler
»
Teyemmüm Bilgiler
»
Teyemmüm Resimli
MÜBAREK GÜN VE GECELER
» Kadir Gecesi
»
Mevlüt Kandili
»
Regaib Kandili
»
Miraç Kandili
»
Beraat Kandili
»
Mübarek Günler
»
Üç Aylar
» Kandil Mesajları
KISSADAN HİSSE
» 33 ADIM
»
86400 Saniye
»
Hüzün
»
İçki İçmek
»
Yaban Kazları
ÖNEMLİ DİNİ BİLGİLER
» Oruç ile ilgili Bilgiler
»
Zekat ile ilgili Bilgiler
»
Hac ile ilgili Bilgiler
»
Kurban ilgili Bilgiler
»
VEDA HUTBESİ
HURAFELER
» HURAFELER
» SİHİR=BÜYÜ
» MUSKA
» MUMYAKMAK
» KURŞUN DÖKMEK
» FAL AÇMAK
» Günlerin Uğursuzluğu


CAN SUYU YARDIM DERNEĞİ

İNSANİ YARDIM VAKFI

DENİZ FENERİ YARDIM DERNEĞİ

ŞEFKAT DERNEĞİ

KİMSE YOKMU DERNEĞİ

ARKADAŞINA TAVSİYE ET!












weblogs


free counters

free counters








Free Traffic Counter





TAVSİYE SİTELER



Arkadaşlarım

DİĞER SİTELERİM

18/9/2009 ·



RAMAZANIN SON 10 GÜNÜ NASIL DEGERLENDİRİLMELİ....



Doğrusu Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

Bilir misin nedir kadir gecesi?

Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.

O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner.

O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadr, 97/1–5)
Bu gecelerde ne yapılmalı:

Ramazanın son 10 gününde ne yapmalı



Aişe Validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de (geceyi ihya etmeleri için) uyandırırdı. O halde yapılacak olan şeyler şunlar olmalıdır: Her zaman yapıldığı gibi yatsı namazı cemaatle kılınır. Diğer gecelerden farklı olarak kılınabildiği kadar nafile gece namazı kılınır. Bir de bu gecelere özel bir dua tavsiye edilir peygamberimizden. O da şöyledir:

Aişe validemiz Peygamberimiz (sav)'e "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sorunca Peygamberimiz (sav) "şu duayı oku" buyurdu:



"Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet."

Kadir gecesinin Ramazanda olduğu bellidir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur:

“Ramazan öyle bir aydır ki, insanlara yol gösteren, doğrunun belgelerini içeren ve doğruyu yanlıştan ayıran Kur'ân o ayda indirilmiştir...” (Bakara, 2/185)

Ama Ramazanın hangi gecesinin Kadir Gecesi olduğu belli değildir. Peygamberimizin (sav) tavsiyesi onu Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aramaktır. Buna göre kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir.

Kadir gecesi ile ilgili hadisler şöyledir:



"Her kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle Kadir gecesini ihya ederse geçmiş günahları affedilir." (Buharî, Terâvih 1, Müslim, Müsâfirîn174 (759); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 83; Nesâî, Siyam 39; Muvatta, Salât fi Ramazan 2)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha çok çaba gösterirdi. Son on günde geceyi ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırırdı…" (Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadr 5, Müslim, î'tikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu '1-Leyl 17)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan'ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: "Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününde arayın.” (Buhârî, Fadlu Leyletü'l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5, (1172); Muvatta, İtikaf 7; Tirmizî, Savm 71; Nesâî, Mesâcid 18; Ebu Dâvud, Sıyâm 77; İbnu Mâce, Sıyâm 59)

Ebu Saîd (ra) anlatıyor: "Biz Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Ramazan'ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: "İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. [b]Siz, son on günde ve tek gecelerde arayın…” (Buhârî, Fadlu Leylet'l-Kadr 2, 3, İtikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167))

اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي “ Rüyalarınızın, Kadir gecesinin Ramazanın son yedi gecesinde bulunduğuna ilişkin olduğunu görüyorum. Buna göre Kadir gecesine kavuşmak isteyen, onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Resul-i Ekrem [sav], Ramazan ayında Kadir gecesinin faziletini elde etmek için araştırıyordu. Bir keresinde Ramazan ayının ilk on gününde itikafa girmişti. Sonra Ramazan’ın ikinci on gününde aramış ve bu şekilde birkaç kere yapmıştı. Sonunda Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gününde aranması konusunda karar kılmış ve son on günde araştırılmasını emretmişti. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe’den [r.an] rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Buhari’nin bir rivayetinde de şöyledir: “Ramazan’ın son on gününün tek gecelerinde arayın.” Bu manada birçok hadis vardır.

Hz. Ebu Bekir [r.a] diyor ki: “Ben Resul-i Ekrem [sav]’den, Kadir gecesinin Ramazan ayının son on günü dışında her hangi bir zamanda araştırılmasına dair bir şey duymadım. Resul-i Ekrem [sav] şöyle buyurdu:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın bitimine ya dokuz ya yedi ya beş ya üç gece kala ya da son gecesinde arayın” [Ahmed b. Hanbel, MÜsned,5/36,39; Tirmizi,Savm,No:794.]

Hz. Ebu Bekir [r.a] Ramazan’ın ilk yirmi gününde senenin diğer günlerinde kıldığı kadar namaz kılıyordu. Son on gün girdiğinde çok fazla ibadet etmeye başlıyordu. Hz. Ebu Bekir [r.a] Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde araştırılmasını emretti.

Ebu Zerr [r.a] anlatıyor: “İnsanlara Kadir gecesinin ne zaman olduğunu sorardım. Bir gün Resul-i Ekrem [sav]’e dedim ki:

-Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesi Ramazan ayında mı yoksa başka bir ayda mı? O [sav]:

-Ramazan ayındadır, dedi. Ben:

-Kadir gecesi, nebiler hayatta iken olur, onların vefatı ile birlikte kaldırılır mı yoksa kıyamete kadar devam edecek mi, diye sorduğumda:

-Kıyamete kadar devam edecek, cevabını verdi. Ben:

-Ramazan’ın hangi gecesinde, dedim. O [sav]:

-Onu ilk on gün ve son on günde arayın, buyurdu. Bu kez:

-Hangi on günde, diye sordum. Resul-i Ekrem [sav]:

-Son on günde. Bundan sonra bana bu konuyla ilgili başka soru sorma, dedi. Sonra Resul-i Ekrem [sav] konuşmaya devam etti. Ben bir boşluk bulup tekrar:

-Ey Allah’ın Resulü! Senin üzerindeki hakkım için söyler misin, son on günün hangisinde, dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem [sav] bana o kadar sinirlendi ki, o zamana kadar bana hiçbir sohbetimizde öyle sinirlenmemişti. Sonra dedi ki:

-Son yedi günden birinde arayın. Bundan sonra bana daha bu konuyla ilgili soru sorma! ”[ Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/171; İbn Hıbban, Sahih,5/274; Hakim, Müstedrek,1/437.]

Bu hadise göre Kadir gecesi, Ramazan ayının son yedi gecesinden birindedir.

Ayın yirmi üçünün hangi gün olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğunu söylemişlerdir. Bilal’den [r.a] rivayet edilen ve bu görüşü destekleyen bir hadis şöyledir:

“ Ramazan’ın yirmi üçü son yedi günün başlangıcıdır.” [Buhari,8/153,No:4470.]

İmam-ı Malik [rah] şöyle demiştir: “Diyorum ki -Allah en iyisini bilir- Ramazan’ın son dokuz gününün başlangıcı ayın yirmi biridir. Son beş gününün başlangıcı ayın yirmi beşidir.” Abdulmelik b. Habib [rah], imam-ı Malik’in bu sözünü şöyle yorumlamıştır: “Bu Ramazan ayının noksan hesaplanmasına göredir.”

Eyüb es-Sehtayani [rah] Ramazan’ın yirmi üç ve yirmi dördüncü gecelerinde gusül alır, kokular sürünür ve şöyle derdi: “Yirmi üçüncü gece Medinelilerin gecesidir. Yirmi dördünce gece ise bizlerin gecesidir. Yani Basralıların.”

Kimileri de Ramazan’ın son yedi gününün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğunu söylemişler ve özellikle yirmi dördüncü gecede daha fazla ibadet etmişlerdir. Hz. Enes [r.a] ve Hz. Hasan’ın [r.a] da bu görüşü savunanlardan olduğu rivayet edilmiştir. Yine bir rivayete göre Hasan [r.a] şöyle demiştir: “Yirmi sene boyunca Ramazan’ın yirmi dördüncü gecesinde güneşin doğuşunu takip ettim ve Güneş’in bu günde ışığının olmadığını gördüm.” İbni Abbas’tan [r.a] da bu şekilde bir rivayet vardır.

Ebu Zerr [r.a] ve Said el-Hudri [r.a] Ramazan ayını tam olarak hesaplamışlar ve son yedi günün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bu görüşü savunan daha birçok kimse vardır.

Resul-i Ekrem [sav]’den son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğu rivayeti de vardır. Cabir [r.a] diyor ki:” Abdullah b. Üneys Resul-i Ekrem [sav]’e Kadir gecesinin hangi gün olduğunu sordu. Bu soruyu sorduğunda Ramazan ayından yirmi iki gece bitmişti. O [sav] da:

“Kadir gecesini bu aydan geride kalan bu yedi günden birinde arayın!” [Mecmauz-Zevaid,3/175.]buyurdu.

Yorum (yok) Yorum yaz!

12/9/2009 ·

"Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş. "
(Kaygusuz)

 


Bu mısraların sahibi olan "Kaygusuz", 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan sonra bir Asır dünyadan Geçip gitmiş, Bayramı meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Öteden beri halk arasında söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve "Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb'in bilmek imiş / Rabb'ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş" diye başlayan ilahisinden aldık.
Allah'a Kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur'an-ı Kerim'inde, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Buyuruyor Cenab-ı Rabb'ül-Alemin. Ibadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki "ibadet etsinler" ibaresini, "tanısınlar, bilsinler" şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz'un "kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb'ini bilmesidir" demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde Bulunduğumuz şuuru içinde tam Kulluk. Nefsin, Şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ'dan gafil olmamakla, O'nun her yerde hazır ve Nazir olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, "Allah'ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz." Diyorlar.
Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk'ın lutfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin Isiginda insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin varisi alimleri, Allah'ın dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur'an'da "evliyaullah", yani "Allah'ın velileri, O'nun dostu, O'na en yakın ve sadık Kullar" olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, "Onları GÖRENLER Aziz ve Celil olan Allah'ı hatırlarlar" hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah'ın evliyasını bulmakla Allah'ın Tealâ'yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bari, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle TAHAKKUK edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez Gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; ", bulmak değildir" diyor bilmek. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş Olmanız, velayetin alametlerini Bilmeniz, bir Mürşide bağlanmanın gerekliliğini İkrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor. Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle Ağız tatlanmıyor çünkü. "Bulmak da bilmek değildir Fakat öte yandan". "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan güzel bir kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.
Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti "gönül vermek" tir. Gönül vermek; Aşkla sevmek, Hesapsız Bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, Aşkla sevmek hal iledir, lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk meşk de varsa, yani Karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah, dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle Uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah'ı bilmeye imkan tanıyan "gönül verme" ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi () neticesi (sevdiğine benzemek ile) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir sevmek.
Allah Teâlâ kuru bilgi ile değil "marifet" ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi .. Hak'tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah'ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet Kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilahi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, Masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah'ın evidir, insan Allah'ı orada bulur ama "Padişah konmaz soroyo, hane mamur olmadan" denilmiştir.
   Işte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah Dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle Beytullah olur.
 




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"

Yorum (yok) Yorum yaz!

12/9/2009 ·

 

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

Muhammed b. Huveytib’ten rivayet edildiğine göre, Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kulun kendisine verilen şeye razı olması, ona verilen en büyük hayırlardan birisidir.”

Meşhur bir hadiste Resûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslam’a hidayetedilen, kendisine yeterli miktar rızık verilen ve buna rıza gösteren kula müjdeler olsun.”

Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Kim, Allah’ın kendisine takdir ettiği az rızka razıolursa, Allah da onun az ameline razı olur.”

Ehl-i Beyt yoluyla gelen bir hadiste Allah’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah, kulunu sevdiği zaman ona bela verir. Başına gelene sabrettiği zaman onu diğerkulları arasından seçer; rıza gösterdiği zaman özel dostluğuna alır.

**Allah’tan razı olmak, halka merhamet etmek, kalbin temiz olması, müslümanlara nasihattabulunmak ve nefsin cömertliği gibi ahlaklar, sıddıklar içindeki “Ebdal”ın seçkin velilerin makamıdır.

** “İsrailoğulları, Hz. Musa’ya: “Rabbinden öyle bir şey iste ki, onu yaptığımız zaman bizden razıolsun.” dediler. Hz. Musa, Allahu Teala’ya şöyle yakardı: “Allah’ım ne dediklerini biliyorsun.”dedi. Allahu Teala: “Ey Musa! onlara söyle benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”buyurdu.

Resûlullah’tan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, bunu desteklemektedir: “Kim Allah katındaki değerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsa, Allah’ın kendi yanındaki yerine bir baksın. Kul,kalbinde Rabbini ne kadar yüceltiyor ve seviyorsa, Allah da ona o kadar değer verir.”

“Kıyamet günü olduğu zaman Allah, ümmetimden bir topluluğa kanatlar verecek,onlar kabirlerinden bu kanatlarıyla cennete uçacaklar. Orada gezecekler ve istedikleri şekildeeğlenecekler. Melekler kendilerine: Siz hesap gördünüz mü?” diye soracaklar. Onlar, “Hayır,hesabı görmedik.” diyecekler. Melekler: “Sırattan geçtiniz mi?” diye sorduklarında: “Biz sıratıgörmedik.” diyecekler. “Cehennemi gördünüz mü?” diye sorulacak. Onlar “Hayır, biz bir şey görmedik.” diyecekler. Kendilerine: “Peki siz kimin ümmetindensiniz? diye soracaklar. Onlar: “Biz Muhammed’in ümmetindeniz.” diyecekler. Melekler: “Allah için söyleyiniz, siz dünyadanasıl bir amel işlediniz de bu makama yükseldiniz? Diye sorduğunda, onlar: “Bizde önemli iki özellik vardı. Allah rahmeti ve fazlı ile bizi bu dereceye ulaştırdı.” Melekler: Onlar ne idi? diye soracaklar; onlar: “Biz yalnızken bile Allah’a karşı günah işlemekten haya ederdik ve Allah’ın bizim için taksim ettiği az şeylere razı olurduk.” O zaman melekler:“Bu nimetler gerçekten sizin hakkınızdır”diyecekler.

 Lokman (a.s) oğluna yaptığı bir vasiyetinde, rızayı tevhide denk tutarak şöyle demiştir: “Yavrucuğum, sana, seni Allah’a yaklaştıracak ve O’nun gazabından uzaklaştıracak hasletleri tavsiye ediyorum: Birincisi, Allah’a ibadet ederek, O’na hiçbir şeyi ortak koşma.

İkincisi, hoşlandığın ve hoşlanmadığın her şeyde Allah’ın kaderine razı ol. Yine lokman (a.s), başka bir seferinde şöyle vasiyette bulunmuştur: “Kim Allah’a tevekkül eder ve Allah’ın kaderine razı olursa, o kimse imanının hakkını vermiş;el ve ayak ile yapılacak bütün hayırları kazanmış ve işlerini düzeltecek bir ahlakla ahlaklanmış olur.”

Yorum (yok) Yorum yaz!

13/8/2009 ·

Ahir zamanda genç olmak
 

Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan. 
 
Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik? 
 
Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu! 
 
Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi. 
 
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede? 
 
Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı. 
 
Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor. 
 
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor. 
 
Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum. 
 
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır. 
 
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir. 
 
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir. 
 
Zafer Dergisi

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

29/3/2009 ·




Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

 

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.
Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.

Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.

Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”

Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah

Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::





BALLAR BALINI BULDUM












MESCİD-İ NEBEVİ(MEDİNE)

ALLAH ZİKRİ İLE YANAN KALP


ALLAH DER KALP


“Bu isimleri inanarak ve manalarini anlayarak sayip ezberleyen cennete gider. ”

BİR AYET


Kalpler ancak Allah'ı (c.c.) anarak mutmain olur.


Rabbimiz! Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. (Fatiha: 5–6)
(…) Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. (Mü’minun; 109)
Ey Rabbimiz! (Amellerin) Hesap olunacağı gün, ana- babamı ve inananları bağışla (İbrahim;41)
( Ey Rasulüm!) De ki: “Eğer duanız olmasa Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?” (Furkan Suresi;77)
peygamberimizin terinin kokusu



{ ÖNCEKİ SAYFAYI ÇEVİR } { Page 1 of 34 } { SONRAKİ SAYFAYI ÇEVİR }


BALLAR BALINI BULDUM






RADYO İSLAM






{ ÖNCEKİ SAYFAYI ÇEVİR } { Page 1 of 34 } { SONRAKİ SAYFAYI ÇEVİR }